Hava durumu güncelleniyor...Hava durumu güncelleniyor...Hava durumu güncelleniyor...
HESABIM
Üye Ol

Gönlümüz kırk yıldır o mavi boncukta

Gönlümüz kırk yıldır o mavi boncukta

Haberin Tarihi: 7 Ekim 2014 - Okunma Sayısı:2274 defa okundu.

‘Mavi Boncuk’ u tam 40 yıldır ne zaman seyretsek içimiz iyilikle doluyor. Tıpkı yönetmenin aynı dönemdeki diğer filmlerindeki gibi. Hababam Sınıfı, Köyden İndim Şehire, Süt Kardeşler, Gülen Gözler… Peki bu benzersiz formülün sırrı nedir?

Yenal BİLGİCİ/ Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Ben bu filmi belki yirminci defa izledim. Nasıl izlemeyeyim? Oyunculuklarına bayıldığım herkes orada… Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Perran Kutman, say say bitmiyor… Ve tabii ışıl ışıl bir Emel Sayın. Mahallenin gariban takımı felekten bir gece çalmak için Sayın’ın çıktığı gazinoya gidiyor, paraları çıkışmayınca bir araba sopa yiyorlar. Sonrası çılgın bir plan… Emel Sayın’ı kaçırmak, kötülerin gazinosunu işsiz bırakmak ve fakir fukaraya hizmet veren, yalansız riyasız ve dayaksız kendi gazinolarını kurmak… Mavi Boncuk Gazinosu…

Bu sene tam 40 yaşına bastı Mavi Boncuk. Ardından gelen 70’lerin tüm Ertem Eğilmez filmleri gibi o da halden anlayan, sırtımıza dostça pat pat vuran, sıkıntıları bir çırpıda berhava eden bir büyük hazine… Eğilmez ve ekibinin halkın gönlünü on ikiden vurduğu bir tuhaf sihir… Bugün nerede rastlasak, ekrana kilitleniyorsak, şapka çıkarmak boynumuzun borcu. 

Dedim ya, ben bu filmi belki yirmi defa izledim. Hepsinde ağladım finalinde. Çevremdeki herkes de öyle. Ne zaman seyretsek insanın iyiliğine dair sonsuz bir inançla ağlamak istiyoruz. Çok seviyoruz biz bu filmi. Çünkü o halı sadece Emel Sayın’ı kaçırmak için değil. Esas tüm hayallerimizi sarıp saklamak için…

KAYBETTİĞİMİZ İYİLİĞİ BU FİLMLERDE ARIYORUZ
Alper Hasanoğlu (Psikiyatr, Radikal yazarı)


Ertem Eğilmez ve ekibi Hababam Sınıfı’nın setinde bir sonraki sahneyi tartışıyor.

‘Eğilmez’in filmlerine halen rağbet etmemizin üç temel sebebi var: Samimi olmaları, umudu diri tutmaları ve en sonunda iyilerin kazanması. Bu filmlerde kötü bile oldukça naif; hatta iyi tarafları da olan insanlardır. 
‘Onun filmlerindeki kahramanlar mahalleden insanlar. Ekstrem yönleri yok. Benzer işlevi gören bugünün dizilerindeki kahramanlar, özenebileceğimiz insanlar ama olabileceğimiz insanlar değil. Ya çok becerikliler, ya çok zenginler.  1970’lerdekiler günlük hayat içinde karşılaşabileceğimiz kişilerdi. O yüzden bize kendimizi iyi hissettirirler. 

‘Bu filmler bizim çocuk yanımıza da sesleniyor. Çocuklar sevdikleri masalları defalarca dinlemek ister. Biz de bu filmleri defalarca izliyoruz. Çünkü onlardaki o ‘iyi hal’de uzun süre kalabilmeyi ve onu içselleştirmeyi diliyoruz. 
O iyilik hayatımızdan çıktı; bu yüzden bilinçaltımız bu filmleri tekrar tekrar izlemeyi talep ediyor. 

‘O filmlerin çağında, insanlar birbirlerine halen mektup yazıyor, yüz yüze görüşüyordu. Vahşet bu denli göz önünde değildi. Bugün tüm bunların aşınması aidiyet duygusu, emniyet ve güveni de aşındırdı. İnsanların birbirlerini sevebileceği, ümidin olduğu, hoş şakaların sevgiyle yapıldığı ve hep iyilerin kazandığı bir hayat istiyoruz. Dünya bu yönde gittikçe biz de o filmleri daha çok izliyoruz.

BABAM BENİ ONA EMANET ETTİ
Kariyerinin zirvesindeyken Mavi Boncuk’ta oynayan Emel Sayın, o günleri ve Eğilmez’i hâlâ unutamadığını söylüyor

‘ Ertem Eğilmez’in filmlerinde oynamak benim için büyük bir şanstı. Deha düzeyinde bir yönetmendi. Dahası, ben çok insana ‘ağabey’ diyemem; Eğilmez benim için öyleydi. 
‘Onun filmlerinin sırrı insan sevgisinin önemini yakalamakta. Dostluk, kardeşlik, dayanışma, bize ilham veren, içimizi ısıtan ne varsa o filmlerde bulursunuz. 
‘Dünya değişiyor, bu değerler artık unutuluyor. Maalesef güzel ülkemizde de böyle. Ne kadar üzüldüğümü size anlatamam. Bu filmlerin anlattığı değerlere o kadar ihtiyacımız var ki… 
‘O, hepimiz için bir okuldu. Biz o okulda hem çok şey öğrendik hem de çok gülüp eğlendik.
‘Yakınlarım bilir, ben kendi filmlerimi seyrederken zorlanırım. Kendimi çok eleştiririm çünkü. Mavi Boncuk, rahat rahat seyredebildiğim tek filmim. 
‘Filmin şarkısı ‘Mavi Boncuk’ da insanların gönüllerine yerleşti. Öyle ki, ‘Mavi Boncuk’u okumadan bir konseri tamamlamam mümkün değil. Aradan yıllar geçti, halen isterler. Mavi Boncuk’suz bir konser, bir program hatırlamıyorum.
‘Mavi Boncuk’un seti bambaşkaydı. Düşünün, dönemin en önemli yıldızları bir arada ve müthiş bir uyum içinde çalışıyor. Sette tam anlamıyla bir aile gibiydik. Yemeği bile oturur 
beraber yerdik. Bu hal o kadar hoşuma giderdi ki.
‘Zaman zaman çok sertti. Çekinirdim, korkardım; hata yapmamaya çalışırdım. 
Ama o bana çok şefkat gösterirdi. “Emel, yavrum, istediğin bir yemek varsa söyle, yaptıralım” derdi.  
‘Alaturka müziği çok severdi. Sanatımızın en güzel, en yüksek eserlerinden anlardı; severdi onları. Repertuvarımı birlikte yapardık bazen. “Şunu çıkar, şunu ekle” 
diye tavsiye ederdi. Bana yardımcı olurdu. Sonra da gelir dinlerdi. 
Müthiş ilgilenirdi. 
‘Dostluklarımız filmden sonra da devam etti. Mavi Boncuk’un bütün ekibi gelir beni dinlerdi. O benim için müthiş bir heyecandı, imtihana çıkar gibi çıkardım sahneye. Ama öyle Mavi Boncuk’un açılış sahnesindeki gibi dayak yemezlerdi tabii (gülüyor). Tam tersine müthiş bir itibar görürlerdi. 
‘Maksim Gazinosu’nun kulisinde babamla bir defa karşılaştılar. Kalbinden rahatsızdı babam; herhalde hissetmişti ki ona “Emel sizi çok seviyor, çok güveniyor, bana bir şey olursa, kızım sana emanet” demiş. Ben bunu hiç bilmiyordum ama belki de bundan dolayı bana özel bir şefkat gösterirdi. Babamın hasta olduğu günlerde, ben de çalışmalarıma son sürat devam ediyordum. Bir sabah erken saatte evimdeki yardımcım “Ertem Bey geldi” diye uyandırdı. Fırladım hemen. “Neden gelmiş olabilir” diye şaşırdım. Aşağıya indim; bir tuhaf bakıyordu. Şefkatli, hüzünlü… Gittim sarıldım, “Ne oldu ağabey, bir şey var sende” dedim. “Emelciğim babanı kaybettik” dedi. İlk onun omzunda ağladım, beni ilk o teselli etti. “Evladım dedi, ben senin ağabeyinim, ne sıkıntın olursa buradayım, baban seni bana 
emanet etti.”

FORMÜL ŞUYDU: ÖNCE SLOGAN SONRA HİKÂYE VE NİHAYET BİR FİLM
Mavi Boncuk’un senaryosunda da önemli payı olan Zeki Alasya o sihirli formülün bulunduğu günleri anlatıyor

Nedir Mavi Boncuk’un sırrı?
Mavi Boncuk özgün bir senaryo değildir aslında. Bir Fransız filminden esinlenerek yaptık onu. O filmde yaşlı bir kadın kaçırılmış sonra da kaçıranların başına bela olmuştu. Bizde hikâye farklı işliyor tabii. Bazen öyle bir doğruyu yakalarsınız ki orijinal hikâyeden bile daha geçerli olur. Komedi filmlerini bırakın, duygusal filmler arasında bile Mavi Boncuk kadar duygusal film az bulunur. Bir defa, kadro çok iyiydi.

Nasıl toplandı o kadro?

Ertem Eğilmez denilen bir mucizenin bizi bulmasıyla… Zaman içinde bir araya geldik. Ama çok eksiğimiz vardı. Bir gün bütün ekip aramızda konuşurken “Hepimiz alaylıyız” dedim, “Kendimizi biraz geliştirelim.” Ayıp değil, Ertem Ağabey de bu işin tahsilini yapmamıştı. Ben de yapmamıştım, Metin (Akpınar) de Tarık (Akan) da Münir Özkul da… Alaylı tarafımızı biraz teknikle, bilgiyle farklılaştıralım istiyordum. “Bir merkez buluruz, her gün çalışırız” diye karara vardık. Başta tuhaf oldu biraz. Hepimiz zaten başka işlerle uğraşıyoruz. Tiyatroda ünlüyüz falan. Ama bunlar bile bizi bağlamadı. Başladık çalışmaya.


Mavi Boncuk’un ünlü halısı. Altı kafadar halıya sarıp kaçırdıkları Emel Sayın’ı evlerine getirir.

Filmlerdeki o ruha da benziyor. Nerede çalışıyordunuz?
Evet, tam da o ruh… Eğilmez’in Alman Konsolusluğu yakınlarında küçücük bir evi vardı. Ben sabah sekizde oraya gider, işe başlardım. Sonra diğerleri gelirdi. O kadar küçüktü ki ev, neredeyse üst üsteydik. Kitaplar aldık bir dolu. Türkçe olmayanları tercüme ettirdik. Derken orası ciddi bir okula dönüştü. ‘Arzu Film Okulu’ diyordum ben. Canla başla çalışıyorduk. Herkes oradaydı. Münir Ağabey, Metin, Tarık, 
Halit Akçatepe, Kemal Sunal, Ergin Orbey, Kartal Tibet…

Ne çalışıyordunuz?

Televizyon, film, tiyatro senaryoları çalıştık.  “Film nasıl yazılır”, başka açılardan öğreniyorduk. Çok sıkı bir işti. Kimse boş durmuyordu. Herkesin katkısı vardı. Herkes disiplinle gelip gitti o okula. 

Hiç tavsamadı mı?

Tabii su koyverenler  de vardı. Tarık’ın en şöhretli olduğu dönemdi örneğin. Eh, biraz çapkındı da tabii. Şaka maka, o dahil, herkes mükemmele yakın çalıştı. 

Ne çıktı bu çalışmadan?

Şunu bulduk mesela biz: Her filmin bir cümlesi vardı. Evvela bu cümleyi veya kısa bir paragrafı ortaya doğru olarak koyuyoruz. Orada filmin hikâyesi, ne yapmak istediği var. Örneğin Salak Milyoner’de, altın aradık falan, evler yıkılıyordu. “İstanbul’un taşı toprağı altın” o filmin giriş cümlesiydi. Önce cümleyi bulduk; sonra filmi yazdık.


Köyden İndim Şehire (1974) 

Sizin senaryoculuğunuz zamanla ağır bastı. Mavi Boncuk’ta da payınız var, değil mi?

Ben senaryo ekibinde düzenli ve ağırlıklı çalıştım. Yönetmen ve senarist olmak istiyordum. Senaryo ekibinin en sözü dinlenen kişisiydim ama bu filmlerde adımın geçmesi Eğilmez’in kibarlığından ve beni gözetmesindendir. Mavi Boncuk’un nihai senaryosu, son kalemi Sadık Şendil’indir. ‘Köyden İndim Şehire’ ise esas olarak benimdir.

Mavi Boncuk da o küçük evden mi çıktı?
Evet, bu filmde ekip işi öğrenmişti artık. Daha yetkin ve daha az saçmalayan bir tavırdaydık. Çok sevdik bu işi. Emel Sayın’ı kaçırıyoruz abi… Harika bir şey. Emel Sayın da kendini oynuyor. Dönüm noktasıdır. Mimar Sinan örneğini düşünürsek, Selimiye gibi bizim ustalık ürünümüzdür Mavi Boncuk.  Ekip de birbirini çok sevdi. Hâlâ gözlerim yaşararak izlerim.


Hababam Sınıfı Tatilde (1977)

Ertem Eğilmez’in sırrı bu ekibi oynatabilmesinde mi?

Zekâda… Onun zekâsı her yerdeydi. Doğru ve dolaysız kullanıyordu zekâsını. Zaman zaman bakkal çırağı, zaman zaman yardımcı yönetmen rahatlığıyla çalışıyordu. Aptal biri oyuncu olabilir ama aptal biri yönetmen olamaz. Ama Eğilmez bir dehaydı. Üstelik çalıştığım çoğu yönetmenin aksine, herkese pay veren, herkesten bir şey alan bir yönetmendi. O dönem onunla 
çektiğimiz filmlerin bana ve sinemadan ciddi olarak anlayan birçok insana göre dünya sinemasında önemli yeri var. 

Mavi Boncuk’a kadar daha çok duygusal yanı ağır basan filmler çekmişti Eğilmez. Ne değişti o filmde?

Çok tartıştık bunu. Artık bir ekip olmuştuk. Halit var, ben varım, Münir Ağabey var. E pardon yani, bu kadroyla komedi çekmemiz gerek. Bir gün Arzu Film’in bürosundaydık. Tartışmanın bir noktasında bağırmaya başladım artık; “Sizin gibi adam nasıl böyle düşünür” dedim. “Kuralında oynayalım” dedim. Kuralı, içinde duygusal öğeler olan komik film çekmektir. “Duygusal film çekeceğim ama arada biraz komedi yapacağım” olmaz. Bu tartışmalar sonunda Eğilmez’le, içinde güldürü öğeleri olan duygusal filmlerden, içinde duygusal öğeler olan güldürü filmlerine geçtik. 

Bu tarz Türkiye’de daha mı geçerli? 

Evet, bu daha yakındır bizim ruhumuza.  

KEMAL SUNAL BİR GÜNDE NASIL MEŞHUR OLDU?


Süt Kardeşler (1976)

Ben Ertem Eğilmez kadar zeki bir adam tanımadım. Bir gün bizim tiyatroda gencecik Kemal Sunal’ı gördü ve bana “Bu adamı getir, muhakkak sinema yapsın, nasıl bir yüz yahu bu” dedi. Kemal’e gittim söyledim, tereddüt ediyor, 
tiyatroda kalmak istiyordu. “Sinemada çok ileri gidersin, tiyatroyu yine yaparsın merak etme” dedim. Kemal önce Tatlı Dillim isimli filmde oynadı. Ben basketbol koçuydum o da öğrenci. Alelade bir rol. Başkası oynasa akılda kalmazdı ama Kemal kamera karşısına bir geçti, millet yerlere attı kendini. Yani Kemal Sunal’ın tırmanması bir günlük bir iştir.

SOKAKTA NEŞENİN KOL GEZDİĞİ BİR HAYATI ANLATIYOR
Tayfun Atay – Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı


Mavi Boncuk’un setinde

‘1970’ler çok ciddi bir toplumsal çatışma sürecinin yaşandığı bir dönemdi. O dönemin sıkıntılı ortamında Ertem Eğilmez, toplumsal sorunların altını uzlaşma ile çizer. Sorunlardan bahseder, yoksulun zengine tepkisini anlatır ama uzlaşmayı önerir. Zengin kızla fakir oğlanın aşkı üzerinden tüm çatışmayı soğurur ve seyirci salonu umutla terk eder. Bu açılardan konformist, statükocu hatta sistemin talep edeceği türden bir sineması vardır. Ama Eğilmez bunları iyiniyetle yapmıştır ve ürettiği o komediye insanlar biraz olsun nefes alabilmek için umutla sığınmıştır.
‘1970’ler çok zor yıllardı. Hayatımızın hiçbir rengi, tadı yoktu. Hareket son derece azalmıştı. Hababam Sınıfı’nı, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li komedileri izlediğimizde, onların nasıl rahatlatıcı bir etki yaptığını, kaygılarımızı yatıştırdığını hatırlarım. Hayatta olmayanı perdeye koyarak, insanların en çok ihtiyaç duyduğu bir kaynağı sundu. 70’li yıllardaki tavrı buydu Eğilmez’in. Diğer dönemleri farklıdır. 
‘Eğilmez filmlerinde insanlar, sadece aile bağlarını değil, eksikliğini duyduğu, hasret kaldığı pek çok şeyi buluyordu. Renkli, kaygısız, ölümcül olmayan, sağlık vaat eden, sokakta neşenin kol gezdiği bir hayat… 
‘Bugünün dizilerinde Ertem Eğilmez mirası halen var. Öncüdür. Ama kurgu endüstrisi artık Eğilmez’i aştı. Bir yandan da son iki yıldır muhafazakâr reyting sistemi Eğilmez tarzı aile komedisine daha da sıklıkla başvuruyor.

10 MADDEDE ERTEM EĞİLMEZ SİNEMASININ ŞİFRELERİ
Uğur VARDAN

Bakkallıktan geldi, halkı tanıdı
Ertem Eğilmez İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra dükkân açıp bakkallık yaptı. Halkın nabzı birinci elden başka nerede tutulabilir ki? Borçları deftere, deneyimlerini de zihnine yazdı Eğilmez. Yetmedi, sonraları dönemin birçok yeteneğini buluşturan Tef adlı mizah dergisini çıkardı.

Gözyaşının da kralı
‘Eğilmez sineması’ önce duyguların ifadesiydi. 1973’te artık bir ‘gözyaşı klasiği’ olarak literatüre geçmiş olan ‘Canım Kardeşim’i hatırlayalım. Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kıral’ın sürüklediği bu filmi izlediğinde ağlamayan varsa insanlığından şüphe duyarız…

Stockholm sendromu
Adını Emel Sayın’ın ‘Mavi Boncuk’ şarkısından alan film, bir tür ‘Stockholm sendromu’ hikâyesidir. Kazıklandıkları gazinodan intikam almak amacıyla gazinonun assolistini kaçıran bir grubun yaşadıklarını anlatan yapıt, Eğilmez sinemasının bir parça duygusala ama daha çok komediye ağırlık verdiği ilk önemli dönemeçtir ve sinema tarihimize halıyla kaçırma sahnesiyle geçmiştir.

Kalem erbabıyla ortaklık
Çünkü bu filmleri kaleme alan iki önemli isim vardır, ilk dönem yapıtlarında Sadık Şendil gibi bir ustayı, daha sonra da Yavuz Turgul’u görürüz… ‘Hababam Sınıfı’nın roman olarak Rıfat Ilgaz gibi bir ustanın elinden çıktığı da düşünülürse, ‘Eğilmez Sineması’nın ne büyük kalem erbabından yararlandığını anlarız…  

‘Kartpostal çocuğu’ sahnede 
70’lerin başında Tarık Akan, Eğilmez’in adeta Hagi’si, Alex’iydi; tahtaya önce onu yazar, sonra etrafını süslerdi! 1971’de ‘Beyoğlu Güzeli’yle başlayan bu ortaklık ‘Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı’ya kadar sürdü. Akan da bu süreçte, ‘kartpostal çocuğu’ kimliğinden farklı bir kimliğe yöneldi, ‘politik tavırlı’ yapımlarda boy göstermeye başladı.


Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1976) 

Komikçi’ dükkânı
Şener Şen, Kemal Sunal, İlyas Salman ve nihayetinde Uğur Yücel… Sinema tarihimizin bütün bu unutulmaz isimleri Eğilmez’in en az bir filminde rol almıştır… 

Takım oyunu
‘Eğilmez sineması’nda şablonun tek bir isimden ziyade çok sayıda karaktere dağıldığı ‘Köyden İndim Şehire’, ‘Salak Milyoner’, ‘Hababam Sınıfı’ serisi, ‘Gülen Gözler’ ve benzeri filmler, geniş oyuncu kadrolarına sahipti. Bu tür yapımlarda da Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul, Adile Naşit, Ayşen Gruda gibi isimleri izledik hep.

Üç önemli yapıtaşı
‘Filim Bir Adam: Ertem Eğilmez’ adlı Cem Pekman kitabından alıntılıyorum: Bilgi, gözlem yeteneği ve sezgi gücü…

Ekrandan yayılan büyü
Çünkü o görüntülerde kendi çocukluğumuzu, masumiyetimizi, uzaktan bize el sallayan geçmişimizi görürüz. Ölmemiş komşuluk ilişkilerini, her şeyin üstesinden gelen dayanışma ruhunu, her daim galip gelen iyiliği buluruz. Ya da bulduğumuzu sanırız. Ve bu bize iyi gelir…

Finalde özeleştiri 
Ertem Eğilmez’in bir tür veda  filmi sayılan ‘Arabesk’, yönetmenin kendi sinemasal yolculuğuyla ve Yeşilçam’ın bir dönemiyle adeta özel bir hesaplaşma. Absürd komedi tarzındaki film, sinemamızın klişelerini hem tiye alır hem de içten içe sevgi ve saygısını gösterir.

 

Bir Yorum Yazın